Var Olmak

Hatice Özdemir Ekinci/ Aralık 23, 2016/ Güncel Yazılar

Yüce Allah, kadın ve erkeği kendisine kullukta eşit yaratmıştır. Allah’a kul olan, ibadetlerini ve vazifelerini yerine getiren, takvayı yaşamına hâkim kılan insanı değerli saymıştır. İnsan, diğer yaratılmış tüm varlıklardan üstün olması sebebiyle eşref-i mahlukattır.

“Ey İnsanlar! Biz sizi, bir erkek ve bir dişiden yarattık. Hiç şüphesiz Allah katında en değerliniz, takvaca en ileri olanınızdır” ( Hucurât /13) ayetinde de belirtildiği gibi insanı değerli kılan şey, Allah’a kul olmanın getirdiği sorumluluğu fark etmesi ve üzerine düşen kulluğu yapmasıdır.  İnsan kullukta cinsiyet, makam, zenginlik, dil, ait olduğu köken, renk gibi sınıflandırmalardan arındırılmıştır. Salih ameli önemseyen ve takva elbisesini giyen insana kıymet verilmektedir. Bu bütünlüğün içinde kadın ve erkeğin yaratılıştan getirdiği bazı zayıf ve güçlü yanları onları vazife ayrımına götürmüştür.  Kadının naif ve kırılgan yapısının yanında sabırlı, müteşebbis ruhu onu kendi içinde tamamlamaktadır. Erkeğin kadına göre fiziksel gücü, adaleti sağlamada yaklaşımı ve cesareti onu aileyi koruyan, ailenin geçimini temin etmesi gereken kişi noktasına taşıyan özelliklerinden bazılarıdır. Kadın-erkek eşitliğinden anlamamız gereken şey, onların aynîleşmesi değil, hak ve sorumlulukların adil paylaşılmasıdır.

Kadın ve erkek aile hayatında, toplumsal hayatta birbirini tamamlayan, yaratılıştan kaynaklanan farklılıklarıyla birbirinin hayatını zenginleştiren varlıklardır. Biri olmadan diğeri yarımdır. İslam inancında kadın, maddi-manevi kendisini koruma ve geliştirme hakkı, fikrini açıklama ve paylaşma hakkı, kanun önünde eşitlik, eğitim hakkı gibi temel haklar bakımından herhangi bir ayrıma tabi değildir. Nisa Suresi 32. Ayette ” Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır; kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah’ın lutfundan nasibinizi isteyin” buyrulur.

Kur’an-ı Kerim’de insanların yeryüzünü imar etme vazifesine talip olması istenir. Hûd Suresi 4. ayette “Allah, sizi, yeryüzünü imar ediciler yaptı” buyurulmaktadır. Kişinin ilk hesabını vereceği şeylerden biri, ömrünü nerede ve nasıl geçirmiş olduğudur. Burada kadın ve erkek ayrımına gidilmeksizin, yaşamı sürdürmek ve geliştirmekte her iki cinsiyette ortak sorumluluk içindedir.

Halife unvanını alan insan “Müslüman özne” kavramına odaklanmalıdır. Bireyin, geleneksel yargılardan ve tabulaşmış düşünce kalıplarından sıyrılarak var olma mücadelesi, fırsat eşitliği içinde ortaya konmalıdır. Müslüman kadının sınırlarının, toplum tarafından çizilmesi, bireyin kendi yaşamını şekillendirme hakkının gaspıdır. Sorumluluğunun farkında olarak tüm yapıp etmelerinin neticesinde birtakım beyanlara karşı iç muhasebeye mahkûm edilişi ve ardından kendisini müdafaa etme gereği hissetmesi ironiktir. Kadına ev içinde biçilen rol, anne-eş sıfatlarının güzelliklerini kavram karmaşası içinde bertaraf etmektir. Müslüman kadın cinsiyetçi yaklaşımların, insanın yaratılışındaki hikmeti tam kavrayamayanların çarpık yorumu olduğunu bilir. Bunun geleneksel bakışın ve kültürel aktarımın yanlış kodlanmış çıktısı olduğu karşısında kendi kimliğiyle durur. Geleneksel yetiştirilme tarzına muhatap olmuş bireylerin, varlıklarını cinsiyetçilik üzerinden inşa etmeleri ve yine yaşantılarındaki zenginliği bununla ilişkilendirmeleri Müslüman kadının toplum içinde var olma mücadelesini gölgelemektedir. Kadının, kentlerde iş gücüne katılım oranıyla, kırsalda iş gücüne katılım oranındaki ters orantı, toplumsal hayatta kadına biçilen rolün bir yansıması olarak görülebilir. Kadının üretim mekanizmasında yer almasını, sadece aileye destek olarak algılamak, kapitalist söylemin etkisinde kalan insan için geçerlidir. Reel bakış açısına sahip, sosyal sorumluluğunun bilincinde, insanı merkeze alan eğitimli her kadın ve  erkek hayatın her alanında söz sahibidir. Kur’an-ı Kerim’de “İnanan erkekler ve inanan kadınlar birbirlerinin dostları ve yardımcılarıdır. İyiliği emreder, kötülükten men ederler. Namazı kılarlar, zekât verirler, Allah’a ve elçisine itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir” (Tevbe/71) buyrulmaktadır. Burada, kadın ve erkeğin ortak yaşam alanı içinde, ortak gayeye dayalı faaliyet ve meşguliyetlerinde meşru sınırı ihlal etmeden, birlikte çalışabilecekleri açıktır. Dini, kadınlar için yasaklar alanı değil, toplumun bir ferdi olarak sosyal hayatta yer almalarına sağlam bir referans olarak görüyorum. Müslüman kadın, hür iradesiyle aile kurumunda ve sosyal hayatta var olma mücadelesini sürdürürken, kendisini şahsiyetli, erdemli ve işe yarar görmektedir. Yeryüzünde akıl nimeti bahşedilen insan, önce kendisine verilen melekeleri kuvvetlendirmeli ve eksikliğini fark ettiği her sahada yer alabilmelidir.

Âlemlere rahmet ve rehber olan Allah Resulü’nün hayatına, ashab-ı güzinin yaşantısına bakan Müslüman kadın, ticaretle meşgul olan Hz. Hatice’yle, ilimle bütünleşmiş Hz. Aişe’yle, davası ve inancı adına canından vazgeçen Hz. Sümeyye’yle karşılaşır, okuma yazma bilen Şifa binti Abdullah’ı Hz. Ömer’in Medine çarşılarından birinde muhtesib tayin ettiğini görür.

Her sorunun çözümünde olduğu gibi kadınların toplumsal hayatın içinde var olma mücadelesi, eğitim, fırsat eşitliği ve önyargıların egale edilmesiyle aşılabilecek bir meseledir. İnsana dokunmadan, onun yaratılışına dair incelikleri bilmeden, insanı olgunlaştıran ve onu kâmil noktaya taşıyan değer aktarımına katkı sağlamadan, yeryüzünün imarı mümkün değildir.

Sonuç olarak;  yüzeysel yaklaşımla Müslüman kadını toplum içinde küme olarak algılamak, Müslüman kadını ötekileştirmek doğru bir yaklaşım değildir. Yeryüzünü imar hedefine onu yabancılaştırmak ve izole edici anlayışı nesillerin hafızasına zerk etmek kulun diğer kula tahakkümüdür ve bu bireyi var eden inanç-değer yaklaşımlarını altüst eder.

Yazan: Hatice ÖZDEMİR EKİNCİ

Not: Yazının izinsiz kopyalanıp kullanılması halinde yasal yollara başvurulacaktır.

 

Share this Post