Teemmül

Hatice Özdemir Ekinci/ Ocak 15, 2017/ Güncel Yazılar

İnsan ruh ve bedenden müteşekkil bir varlıktır. Beden ruhun giysisi, görünür alemin parçasıdır. Ruhun bilinebilir yada bilinemezliği üzerinde yüzyıllardır düşünülmüş ve hala düşünülmektedir. İnsanın insandan ayrışması da yakınlaşması da ruh iledir. “Sana ruh hakkında soru soruyorlar. De ki: “Ruh, Rabbimin bileceği bir şeydir. Size pek az ilim verilmiştir.”(17/85) Ruhun mahiyetini,zihnin antrenmanlarıyla ve verilen ilmin yordanmasıyla çözümleme yoluna gidilebilir.

İnsanın temiz bir fıtratta yaratılması, Allah’ın adalet sıfatının gereğidir. İnsan yaratılış itibariyle inanma ihtiyacı içinde olan bir varlıktır. İnanma, güvenme, dayanma, teslim olma ve buna mukabil birçok ihtiyacın hissedilmesi tabiidir. Kendisine vahyin ulaşmasıyla birlikte, mutlak gücü tanıyan insan ruhun beden ile olan ilişkisine ehemmiyet verecektir. İnsanı diğer varlıklardan ayıran akıl ve irade kavramlarını merkeze koyduğumuzda, ruhun bedene olan hakimiyeti zuhur eder. Akıl, nefs, irade kavramları, insanın tutum ve davranışlarını belirleyici kavramlardır. “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.”(91/7-9) İnsan, beden, nefs ve ruhtan oluşan bir varlıktır. Nefs, bedeni merkeze koyduğunda sufli boyutta kalırken, nefsin ruhu merkeze koyduğunda ulvi boyutu yakalaması mümkündür. Allah, insanı akıl ve irade emaneti ile desteklemiştir. Nefs, ölümle yok olurken, ruhun devamlılığı esastır. İnsan, nefsini terbiye etmekle sorumlu bir varlıktır.

Terbiye, arapça asıllı bir kelimedir. Terbiye ile aynı kökten gelen Rabb kelimesi sahip, malik, sevk ve idare edici anlamlarına da gelir. Allah, dünya-ahiret çizgisini kavrayacak bir zihnin inşasında , insanı yalnız bırakmamıştır. Vahiy ve peygamberlerle desteklemiş, kendisini himaye edici varlıklara emanet etmiştir. İnsan, bir aile içinde dünyaya gelir. Anne ve babası, onun ilk rol modelleridir. Hz. Peygamber (sav) “Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (Buhârî, cenâiz 92; Ebû Dâvut, sünne 17; Tirmizî, kader 5) derken ebeveynin çocuk üzerindeki tesirine işaret etmektedir.

İnsan zihni doğumla birlikte gördüğü, duyduğu her şeyi zamanla kaydeder. Sevgi ve güven temelinde gelişen bağlar “denetimsiz kayıt”a zemin hazırlar. Zihnin algı sürecinde, insanın, değer verdiği kişilerin duygu, tutum ve davranışlarını taklide dayalı/ olduğu gibi alıp kendi yaşantısına uygulaması kaçınılmazdır. Kendini koruma, kendini yönetme, tevazu, özsaygı, insanı sevmek gibi bireyi ahlaken yücelten değer aktarımını ya da ene (benlik) hakimiyeti, sınırsız özgürlük, kibir, haset etmek gibi fıtratı bozucu yanlış zihin kodlamalarını, dünyaya geldiği çevrede, ailede alması muhtemeldir. İnsanın, kendi varlığına yönelmesi, kendine dönmesi zaman alır. “Her şey zıddı ile tanımlanır” önermesinden hareket edildiğinde, affedici olmayı kin tutmanın karşısına koyabiliriz. Biri varken diğeri ortadan kalkar. Olumsuz olanı tespit etmek yeterli değildir. Olumsuz tutum ve davranışların yerine olumlu davranışı koymak ve bunu pekiştirmek öncelik arz eder. Bu yüzden, zihni yanlış kodlanmış yaşamsal deneyimlerden temizlerken olumsuz duyguların/ olumsuz deneyimlerin yerine doğru inanç ve ilkeleri yerleştirmek sağlam bir yaklaşım olacaktır. Nefsin terbiyesinde toptancı yaklaşım doğru değildir. Kademe kademe, adım adım ilkesine uygun hareket etmek ve gelişime paralel olmayan gereksiz yüklemelerden kaçınmak gereklidir. Bu süreçte, anne-baba çocuğu destekleyicidir ve sürecin kontrolünde sorumlulukları vardır. Çocuktaki saf-katıksız fıtratı yoran, yıpratan, zedeleyen tutumlardan kaçınılmalıdır.

Ruh ve beden ayrımından öte, arasındaki sıkı ilişki insanı bu konu üzerinde düşünmeye sevkeder. Tefekkür ehli, kainatı temaşa eder, sorgular ve ruhun somutla olan ilişkisi karşısında kendini bilme yoluna girer. İnsanda var olan inanma, dayanma duygusu onu Rabbine yaklaştırır. İnsanı yaratılıştaki tin safhasından İnsan-ı kamîl noktasına taşıyan yüce ahlaktır. Nefsin terbiyesiyle temiz akıl, sağlam irade, dinamik zihin insanı suflî duygulardan uzaklaştıracaktır. Ruh ve bedenin bütünleşmesiyle de insan kendi hakikatiyle yüzleşir.

Nefsin terbiyesinde noksan kalan noktalar insanı kendi dünyasında huzursuz eder. İnsanlarla münasebetinde gedikler açar. Ahlaken yücelmemiş insanların var olduğu toplumlarda hukuk, norm kifayetsizdir, birinin diğerine tahakkümünde yetersizdir. İnsanı toplum içinde hürmete layık kılan, kendi tutum ve davranışlarıdır. Bu da, doğumla başlayan bir disiplinin yansımasıdır. İnsan tabiatı gereği özgürlüğü sever. Özgürlüğün sınırı kavramı, bireyin kendi kendini yönetmeyi öğrenmesi ve güçlü iradeye sahip olmasıyla doğrudan ilişkilidir. Toplumsal kabulü, zihnin inşasında önceleyen insanlar -şayet düşünme becerisini kazanmışlarsa- sonradan buhran dönemleri yaşamaları mümkündür. Teslimiyetçi anlayış, ön kabule dayalı mutabakatlar düşünceyi dondurur, faal aklın önünü keser. Kişi, yaşadığı toplumun, -doğruluğunu denetleyerek- gelenek ve örfe dayalı yaşamsal zenginliklerini kendi dünyasında bir unsur haline getirirken medeniyetin misyoner yaklaşımı karşısında direnç gösterebilmelidir.

Kendi varlığını tanımlayan, var olma sürecini hazmeden, hakikatin önemini farkeden insanın başka ruhlarla tanışıp kaynaşmasındaki hikmet sorgulanmaya değerdir. İnsanlığın ortak misaki olan kulluk ve bu bilincin davranışlarda ortaya çıkması mürebbi nefs, hür akıl ve öz-disiplinle mümkündür. “Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Âdem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da), Evet (buna) şâhit olduk, dediler. (7/172) Verdiği söze sadık kalan insanın kalbi mesrur, zihni berrak, bedeni rahat içinde olur.

İnsanın şuurlu davranışlarının temelinde, ilahî irşâd vardır. Müteemmil insan, Rabbini tanıdıkça aczinin farkında olur. Acziyetinin bilincinde kendisinde var olan noksanlıklara odaklanır ve ruhundaki gediklerle meşguliyetini artırır. Birbirleriyle ilişkili parçaların yek diğeriyle aynı olmadığı bilgisi karşısında ene hakimiyeti çözülmeye başlar. İnsanı ehlileştiren işte bu farkındalıktır. Yaratılışta temiz bir fıtrata sahip insanın, ömrünü bu farkındalıkla bereketlendirmesi, iki alemi de inşa etmesi gerekir. Eskilerin tabiriyle ” lisan-ı hâl, lisan-ı kâlden entaktır”. Soran, sorgulayan, tartan, dengeleyen insanın sükûtu önceleyerek ruhun inkişafında ilahi rabıtaya teslim olması mutlaktır.

Yazan: Hatice ÖZDEMİR EKİNCİ

Not: Yazının izinsiz kopyalanıp kullanılması halinde yasal yollara başvurulacaktır.

Bu Sayfayı Paylaş